Bakkal veresiye defteri ve Mona Lisa

Ne zaman kültür ve medeniyet üzerine bir muhabbet dönse, panellerde, tv programlarında, yahut dost ortamında bir kırılma noktası istisnasız yaşanıyor.
Yanı başımda kim varsa, fısıldıyorum. Seyret, biraz sonra muhabbet tam tersine akmaya başlayacak
Gâvurun, bilim, sanat, sanayi – teknoloji, kültür ve medeniyette ulaştıkları merhaleye hayranlıkla konuşuluyor.
Sahiden hayran olunmayacak gibi de değil azizim.
Sanatın hemen her türünde çok iyiler.
Müzikte, sinemada, plastik-güzel sanatlarda, tiyatroda, bilim de felsefede…
Yazarları, ressamları, şairleri, sinemacıları, düşünürleri, mucitleri global olarak tanınıyor ve biliniyor.
Aklınızın aldığı her alanda iyiler…
Çok iyiler…

Ya biz?
Deyip çektikleri kılıcı kendimize çalmaya başlıyorlar hınçla.
Fena bir noktadayız.
Doğrusu,En büyük şair benim, benden sonra şair çıkmadı” diye kasım kasım kasılan İsmet Özel’in ünü bile Edirneden öteye geçemiyor.
Bugünün şairlerinin kendisinden sonra gelmesi büyük bir şanssızlık olarak değerlendirilen büyük düşünür ve şair Sezai Karakoç’da öyle.
Ya, Necip Fazıl…
Allah razı olsun vefakâr Necip ağabeyin (Evlice) alicenaplığı olmasa Nuri ağabey (Pakdil) meftunu olduğu Kudüs’ü bile göremeyecekti.
Bu isimler eskiler…

Ya yeniler?
Şair yetiştiremiyoruz.
Nesirde Güray Süngü göz dolduruyor, birilerinin haklarını yemeyim, ancak büyük yazar çıkaramıyoruz.
Resim mi? Güldürmeyin adamı.
Bedava resim kurslarımıza talip bulamıyoruz…
Heykel desem çok, ve fakat Mustafa Kemal ile özdeşleşmiş durumda.
Müzik dersen, kendimiz çalıp kendimiz söylüyoruz.
70’li yılların apartma (gâvurun müziğini hırsızlamanın nazikçe ifadesi Adaptasyon da diyebiliriz) aranjmanlarını bile müzikten sayıyor, tatlı nostaljik duygularla övgüler düzüyoruz.
Hâlâ, kitap okumanın ne kadar yararlı olduğuna dair nutuklar çekiyoruz.
Sanat ne işe yarar noktasında vaazlar veriyoruz.

Konuşanlar haklılar.
Elin oğlu ablak yüzlü, ebleh bakışlı bir kadının tek bir tablosuyla bile alıveriyor havamızı.
Evet, Mona Lisa’yı kastediyorum.
Tanımayan, bilmeyeniniz var mı?
Tam da bunu söylemeye çalışıyorlar. Ben de katılıyorum.
Mevzu gâvurun göz kamaştırıcı teknolojisine geliyor.
Bilgisayar, uzay teknolojisi, cep telefonu, arabalar, tanklar, toplar, uçaklar konuşuluyor.
Ne menem bir şey olduğunu hala çözemediğim Gayri safi milli hasılaları” ve refah düzeyleri…
Derken, yine bize dönüyor muhabbet.

Ve, görülüyor ki, kan gölünde boğuluyor coğrafya.
Son teknoloji savaş silahlarıyla param parça olan bebeklerimiz, kadınlarımız, yiğit delikanlılarımız.

Ulan! İyi de, bu sanatta, ilimde, medeniyette, kültürde ileri gavurlar bizi öldürüyor.
Oysa biz onların sanatlarına…
Oysa, edebiyatlarına…
Düşünürlerine…
Ulaştıkları çağdaş medeniyet seviyesine hayranız.
Onlar bizi yok ediyorlar.

Şaşkınlıktan Munch’un tablosundaki gibi çığlık atıyoruz.
İleri bir kültür ve medeniyet, bebekleri, kadınları, yoksulları topluca öldürür mü?
Dank ediyor ve tam da bu aşamada kırılıyor muhabbet..

Size bir şey söyleyeyim mi bütün bu yorucu yazıdan sonra.
Soyları tükenmekte olan bakkalların veresiye defteri var ya…

İşte o bile gâvurun asla ulaşamayacağı bir medeniyetin merhamet tezahürüdür oysa

Vesselâm!..

“Bakkal veresiye defteri ve Mona Lisa” için bir cevap

  1. İşte , bizim hikayemiz, ne ada ne kıta felsefesinin asla kavrayamayacağı bir nokta…Yazının sonu çıkmaza girdi diye paniklerken şak diye ensemde patlayan tokatla uyandım….Ömer Seyfettin hikayeleri gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir